Siyasal İslam çöküyor. Hem dünyada hem Türkiye’de. Ama mesele yalnızca ideolojinin tükenişi değil, bu topraklarda laikliğin nasıl kazanıldığı, nasıl bedelsiz verildiği ve nasıl sessizce kaybedilmek üzere olduğu. 

Türkiye’nin diğer örneklerden farkı burada başlıyor. Avrupa’da laikliğin ortaya çıkışı kanlı mücadelelerin, halk ayaklanmalarının ve büyük bedellerin ürünüdür. Fransız Devrimi kilisenin tahakkümüne karşı bir halk başkaldırısıdır. Almanya’da, İngiltere’de, hatta İtalya’da bile laikliğin gelişmesi toplumsal çatışmalarla mümkün olmuştur. Bizdeyse... 
Atatürk eliyle, bir kararlılıkla kurulan Cumhuriyetin temel ilkelerinden biri olarak anayasaya yazıldı. 
Ne büyük nimet.

Biz laikliği bir mücadeleyle değil bir vizyonla edindik. Belki de bu yüzden yeterince sahip çıkmadık.

Ve şimdi tablo ortada. Devlet kadroları tarikatların listeleriyle dolduruldu. “Dini cemaatler sivil toplum örgütüdür” denerek kamusal alanın göbeğine yerleştirildi. Sonuç? “Kur’an’dan kaç sure bilirsin?” sorusuyla kamuya giriş mülakatları. Devlet ideolojik değil dogmatik bir yapıya dönüştü.

Peki siyasal İslam neden çöktü? Çünkü siyasal İslam, yönetime geldiği hiçbir ülkede vaat ettiği adalet, dürüstlük, ahlak ve toplumsal refah, özgürlük iddialarının neredeyse hiçbirini yerine getiremedi. Aksine kendi iktidarında ahlaki çöküşü, yolsuzluğu ve toplumsal kutuplaşmayı daha da derinleşti. 

İhaleler, rantlar, ayrıcalıklar, kayırmacılık… Sadece zenginleşmediler, sistemin en alt katmanına kadar sirayet eden bir yozlaşma ürettiler.
Bugün artık görüyoruz: Siyasal İslam’la yönetilen ülkelerin tamamı (İran, Mısır, Tunus, Pakistan vs) ekonomik, toplumsal ve siyasal krizlerle boğuştu ve boğuşuyor. Türkiye de benzer bir hatta ilerliyor.
Ama bizdeki fark yine burada devreye giriyor. Bu ülkede laiklik geri çekilse de, hâlâ toplumun damarlarında yaşıyor. Çünkü laik yaşamı biliyoruz ve toplum olarak içselleştirdik.Sokakta, üniversitede, evin içinde.. Ve yeni kuşak, inancı özel alanda tutmakla kamusal alanı ayırmak gerektiğini hissediyor. 

Bugün artık sadece bir rejim krizi değil, bir zihniyet krizinin içindeyiz. Siyasal İslam yalnızca yönetemiyor değil, gelecek de sunamıyor. Kadınlara, gençlere, bilim insanlarına hiçbir şey vaat edemeyen bir ideolojiden umut çıkmaz.

Belki bu da gerekliydi.. Belki Türkiye’nin siyasal İslam’la yaşadığı bu son 20 yıl, aslında geç kalmış bir yüzleşmeydi. Laikliğin kıymetini anlamamız için, neyle karşı karşıya olduğumuzu görmemiz gerekiyordu.
Bugün geldiğimiz noktada elimizde kalan şey şu; Laiklik hâlâ Anayasa’da yazıyor. Ama onu yaşatmak artık bizim sorumluluğumuz. Çünkü bu kez bize hediye edilmeyecek.

Siyasallaştırılmış din, inancı değil gücü korumak için kullanılır. Güç zayıfladığında da ilk terk edilen şey olur. 

Huzur içerisinde mutlu bayramlar dilerim.